Koray Bağdatlı insanı anlatıyor: “Sorun teşhiste değil, anlamada”

DEB Partisi Genel Başkan Yardımcısı Koray Bağdatlı, modern dünyanın ruh sağlığı alanında yaygınlaşan hızlı etiketleme alışkanlığının, insanı anlamayı zorlaştırdığını belirterek dikkat çeken bir yazıya imza attı. Bağdatlı, depresyon ve kaygı gibi kavramların tek başına birer hastalık etiketi olarak görülmesinin, kişinin gerçek hikâyesini gölgelediğine işaret etti.
Bağdatlı, mesleği gereği gününün büyük bölümünü insanların anlattıklarını dinleyerek geçirdiğini aktarırken, terapiye gelen birçok kişinin “depresyondayım”, “kaygılıyım”, “öfkeliyim” gibi ifadelerle kapıdan girdiğini söylüyor. Ancak ona göre mesele, bu kelimelerin ötesine geçebilmekte yatıyor.
“Bir insanın acısına bir isim vermek, o acıyı anlamak demek değildir” diyen Bağdatlı, aynı şikâyetle gelen iki danışanın bile bambaşka sebeplerle mücadele ediyor olabileceğini vurguluyor. Bunu, örneklediği iki farklı vaka üzerinden açıklıyor.
Çocukluğundan beri eleştirilere maruz kalan Esra Hanım, bugün yaşadığı çöküntünün temelinde yoğun bir suçluluk duygusu taşıyor. Bağdatlı’ya göre bu kişiler, “Ben kötü biriyim” düşüncesini içselleştirdikleri için terapide değerli olduklarını söylemek bile çoğu zaman etkili olmuyor.
Diğer örnekteki Emre Bey ise, kendini kötü değil, “boş” hisseden, başarılarına rağmen içsel bir hiçlikle baş etmeye çalışan biri olarak tanımlanıyor. Onun yaşadığı depresyonun kaynağı suçluluk değil; yetersizlik, utanç ve varoluşsal bir boşluk hissi.
Bağdatlı, aynı görünen iki duygununsa aslında farklı köklerden beslendiğini, bu nedenle de aynı yöntemlerle ele alınamayacağını belirterek şu görüşü aktarıyor: “İnsanın karakter yapısını anlamadan yapılan her müdahale, yanlış anahtarla kilit açmaya çalışmaktır.”
Koray Bağdatlı’nın “İnsanı Tanı(mla)mak” yazısı şöyle:
İnsanı Tanı(mla)mak
“Mesleğim gereği günümün büyük bir kısmını karşımda oturan insanın anlattıklarını dinleyerek geçiriyorum. Kapıdan içeri giren her danışan, genellikle dilinden dökülen bir serzenişle gelir: “Depresyondayım”, “Kaygılıyım” ya da “Öfkeliyim” gibi. Modern dünya bizden her şeyi hızlıca sınıflandırmamızı, o kelimeye karşılık gelen bir “hastalık” etiketi bulmamızı ve hemen reçeteyi yazmamızı bekliyor. Ancak koltuğumda geçirdiğim yıllar bana şunu öğretti: Bir insanın acısına bir isim vermek, o acıyı anlamak demek değildir. Hatta bazen o etiket, kişinin gerçek hikayesini görmemizi engelleyen bir perdeye dönüşebilir. Çünkü biz aslında hastalıkları değil, insanları tedavi ediyoruz.
Size aynı şikayetle, yani “hayattan keyif alamama” ve “çökkkünlük” hissiyle gelen iki farklı insanı anlatayım. İkisine de dışarıdan baksanız, uykusuz gözleri ve omuzlarındaki ağır yükle “depresyonda” dersiniz. Ama iç dünyalarına bir fener tuttuğumuzda, bambaşka manzaralarla karşılaşırız.
İlk hikayemizdeki kişi Esra Hanım olsun. Esra Hanım, çocukluğundan beri ailesi tarafından sürekli eleştirilmiş, “uslu durmazsa sevilmeyeceği” öğretilmiş biri. Bugün yetişkin bir adam olsa da, içindeki o küçük çocuk hala bir hata yaptığında dünyanın başına yıkılacağını sanıyor. Esra Hanım’ın yaşadığı çöküntünün temelinde derin bir “suçluluk” duygusu var. O, yaşadığı olumsuzlukları “Ben kötü biriyim, sevdiklerimi üzüyorum, her şeyi berbat ettim” diye yorumluyor. Esra Hanım’a terapi odasında “Kendine bu kadar yüklenme, sen değerlisin” derseniz, size inanmaz. Çünkü o, cezalandırılması gereken bir suçlu olduğunu düşünüyor. Onun ihtiyacı olan şey, hata yapmanın insan olmanın bir parçası olduğunu ve “kötü” biri olmadığını hissetmektir.
Diğer yanda ise Emre Bey olsun. O da Esra Hanım gibi mutsuz ve yataktan çıkmak istemiyor. Ama Emre Bey’in derdi suçluluk değil. O, kendini “kötü” hissetmiyor, o kendini “boş” hissediyor. Dışarıdan bakıldığında çok başarılı, herkesin imrendiği bir hayatı var ama içi kocaman bir hiçlik duygusuyla dolu. Kim olduğunu tam olarak bilmiyor, sadece başkalarının onu nasıl gördüğüyle, ne kadar alkışlandığıyla ilgileniyor. Emre Bey’in depresyonu, “yetersizlik” ve “utanç” duygularından besleniyor. Eğer ben bir terapist olarak Emre Bey’e, Esra Hanım’a yaklaştığım gibi yaklaşıp suçluluktan bahsedersem, beni asla anlamayacaktır. Çünkü onun yarası vicdanında değil, varoluşunun temelindeki o boşluk hissindedir.
Gördüğünüz gibi, “depresyon” sadece bir kelime. Asıl mesele, o kelimenin altında yatan karakter yapısını, yani o insanın dünyayı algılama biçimini çözebilmektir. Birini anlamadan yapılan her müdahale, yanlış anahtarla kilitli bir kapıyı açmaya çalışmaya benzer.
Bir insanı anlamanın bir diğer yolu da, onun “savunma” dediğimiz zırhlarına bakmaktır. Psikolojide sıkça duyduğumuz inkar etmek, duyguları bastırmak ya da mantığa bürümek gibi davranışları genellikle kurtulunması gereken kötü alışkanlıklar gibi görürüz. Oysa bu mekanizmalar, o kişinin bir zamanlar hayatta kalmak için geliştirdiği yaratıcı, hatta dâhiyane çözümlerdir.
Düşünün ki çocukken çok soğuk, duygusal olarak tekinsiz bir evde büyüdünüz. O ortamda hayatta kalabilmek için kalın bir palto giymek zorundaydınız. Belki duygularınızı dondurdunuz, belki de hayal dünyasına kaçtınız. Bu palto o zaman hayatınızı kurtardı. Ama şimdi yetişkinsiniz, hava ısındı, güneş açtı. Güvenli bir işiniz ve sizi seven bir eşiniz var. Fakat siz o kalın paltoyu çıkarmayı bilmiyorsunuz. Çocukken sizi koruyan o zırh, şimdi sizi terletiyor, hareketlerinizi kısıtlıyor ve insanlarla aranıza mesafe koyuyor. Terapide amacımız o paltoyu zorla üzerinizden çekip almak değildir. Bir insanın savunmalarına saldırmak, onu çıplak ve savunmasız bırakmaktır. Asıl ustalık, kişiye “Bak, artık hava o kadar soğuk değil, bu paltoya eskisi kadar ihtiyacın yok, gel istersen düğmelerini biraz gevşetelim” diyebilmektir.
Örneğin, her zorluğa şakayla karşılık veren, ciddiyeti sürekli “inkar eden” bir arkadaşınız vardır. Bu onun gamsızlığından değil, belki de çocukken taşıyamayacağı kadar ağır acılarla baş edebilmek için geliştirdiği bir “neşeli olma” zırhındandır. Onu gerçekten anlamak, o neşenin arkasındaki korkuyu ve kırılganlığı görebilmekten geçer.
Sonuçta, karşımızdaki insanı –eşimiz, çocuğumuz, arkadaşımız veya danışanımız– bir tanı listesi ya da bir etiket yığını olarak değil, kendi hikayesinin kahramanı olarak görmek zorundayız. Çünkü “hasta” ve “sağlıklı” diye keskin bir ayrım yoktur. Hepimiz stres altındayken biraz çocuklaşırız, hepimiz bazen gerçekleri görmek istemeyiz, hepimiz bazen “benim hatam değil, onun suçu” deriz. İyileşme dediğimiz şey, bir insanın başka bir insan tarafından yargılanmadan, sadece bir etiketle değil, tüm karmaşası ve insanlığıyla “gerçekten anlaşıldığını” hissettiği o nadir anlarda saklıdır.”



